top of page

Kültürün bir anlamı yahut Simmel’e zeyl

Murat Küçükçifci, kültür kavramının muğlaklığını tartışmaya açıyor.

· Murat Küçükçifci ·



Benim için kültür denilen şeyin anlamı kitaptan ibaret. Burada kitabın envai çeşit gösterişli çağrışımını değil, bizzat nesne olarak kitabın kendisini kast ediyorum. Kültürün bir anlamı yerine biricik anlamından bahsetmek, benim açımdan daha öznel ve sahici olur bu yüzden. Kültürün sadece bir nesnede kısıtlı kalmayan, hayatın bütününü kuşatan anlamının bende karşılığı yok. Nedir o hayatı kuşatan anlam?

Bazı sorular geliyor aklıma. Sözgelimi garson nasıl çağrılır? Tatlı kaşığı nasıl tutulur? Kıyafet nasıl seçilir? Hangi müzik ruhumu okşar? Ruh nedir? Nasıl teşekkür ve rica edilir? Sen ve siz arasında kalmadan saygı duyduğum bir büyüğümle iletişime geçebilir miyim? Samimiyetin ve husumetin sınırları nelerdir? Misafir nasıl karşılanır? Bir insanı konuşmadan ayıplamak için yüze hangi biçim verilir? Bunları bilmem. Asil değilim. Burjuva değilim. Şehirli de değilim doğal olarak. Yerden ısıtmalı evler sobalı evlerde geçen çocukluğumu hatırlatır. Bu hatırlayış, bir suçluluk psikolojisine dönüşür bazen. Hiçbir deneyim kendinden ibaret değildir.

Kültürü kitaptan ibaret yaşamanın ilginç bir ikilemi var. İnsan, okuma serüveni ilerledikçe, bir kitabı okumanın binbir yolu olduğunu öğreniyor. Ya da hissediyor diyelim. Bir metne çok farklı açılardan bakılabilir, metnin anlamı yaşanan her anın bize kattıklarından dolayı yeniden şekillenir. İhtimallerden biri, metnin eski anlamını korurken yeni anlamlar kazanmasıdır. Başka bir ihtimal, eski anlamın buharlaşması, yenisinin gelmesidir. Anlamsız bir okuma geçmişine hayıflanmak da vardır işin ucunda. Biz yaşarken metin de bizimle yaşar. Sosyal hareketlilik, örneğin köyden kente göç, metinle kurulan ilişkiyi her defasında yeniden üreten, tashih ve tahrif eden güçlü bir bakiye anlamı taşır. Kültürün sayısız anlamı ve imkanı, aileden ve sosyal çevreden tevarüs edilmediği sürece, bu durum bütün şiddetiyle yaşanır.

Metni kim, kaç yaşında, nerede, hangi koşullarda, kaç defa yazmıştır? Yazan hangi dilde yazmış, çeviren niçin ve nasıl çevirmiştir? Metnin zımni atıfları nasıl yoklanır? Eldeki metni anlamak için öncesinde hangi yollardan geçmiş olmak gerekir? Zamanında yürünmemiş yollar sonradan arşınlandığında mevcut metnin anlamı neye tahvil edecektir? Bunun gibi soruların sadece bilgiyle cevaplanamayacağını düşünüyorum. Bilgi yanında kültür, yani anlamı kitaptan ibaret olmayan bir yaşam çerçevesine sahip olmak gerekiyor. İdeloji, sanat, devlet, din, milliyet gibi fenomenler tam olarak karşılamıyor yaşam çerçevesi dediğim şeyi. Hepsinden fazlası var kültür denen efsunda. Orhan Veli’nin “Epiyce yaklaşmışım, duyuyorum / Anlatamıyorum” dediğine benzer bir duygu, kitaptan başka kültür bilmeyen benim gibilerin yaşadığı. Bourdieu’nün kavramıyla söylersek, kültürel sermaye yokluğu herhalde.

Böyle olunca kitabı defteri, aslında yazıyı bırakıp köylü geçmişimle bütünleşmemi sağlayacağını umduğum bir boş vermişliği tercih edesim gelir hep. Kültürü, dolayısıyla benim için kitabı, ihata etmenin imkansız olduğunu düşünürüm bir yönüyle. Diğer taraftan metni yarım yamalak anlayıp, yine yarım yamalak da olsa bana özgü ve gerçek, bu yüzden etkisine inandığım bir yorum yapmaktan vazgeçmeye de elim varmaz.

Mesele gelip “Yazıyla ne olur?” sorusunda düğümlenir böylece. Yazının metafiziği de diyebiliriz bu sorunun ima ettikleri için. Başta söylediğim kültürün kitaptan ibaret olma olgusu giderek yazıya, yazma edimine açılıyor demek ki. Kitap, kültüre anlamını veren başka unsurların da içinde yer aldığı bir dünyada yer kaplasaydı hobi adını alacaktı belki. Böyle bir hayat, kitapla kurulan ilişkinin yazı halinde somutlaşmasına neden olmayacaktı. Kitap, kitap olarak kalacaktı. O an orada durduğu, o zihinde ve o masada olduğu fark edilmeyecekti bile.[1]

Halbuki kitabın kitap olmaktan çıkarken, paradoksal biçimde varlığını bağıra çağıra duyurduğu bir deneyimden söz ediyorum. Tam burada Alman sosyolog Georg Simmel’den uzun bir alıntı yapmam gerekiyor.


…bir kişinin sahip olabileceği her türlü bilgi, ustalık ve incelik, deyim yerindeyse onun kişiliğine dışsal olan ve hep dışsal kalan bir değerler alanından gelen birer ek işlevi görmekle kalıyorsa, o kişiye sahiden kültürlü diyemeyiz. Böyle bir durumda, kişinin kültürlü yönleri vardır, ama kendisi henüz kültürlü sayılmaz; zira kültürlülük ancak kişiüstü alandan gelen unsurlar ruhun içinde, adeta önceden belirlenmiş bir uyum yoluyla, onun en derin dürtüsü ve kendi öznel kusursuzluğunun iç önbelirtisi olarak zaten mevcut bir şeyi geliştiriyormuş gibi göründükleri takdirde ortaya çıkar.[2]


Simmel, bir insanı kültürlü yapan şeyin kompleks yapısından bahsediyor. Ben burada kitabın söz konusu yapının içindeki yerinin keskin hatlarla, olanca yalınlığıyla tespit edilemeyeceğini savunuyorum. Diğer türlü yazı boyunca üzerinde durduğum husus öne çıkacak, kitap kültürün tek anlamına dönüşecektir çünkü. Hatta kültürün yerini alan kitaptan bahsetmek belki de daha manidar olur.

Modern devletin ve toplumun çimentosu, anarşinin panzehiri, sosyal hayatın yazısız kuralları, oturma kalkma adabı, makbul vatandaş yetiştirmenin yol haritası, toplumsal yapıların yansıması olan bilinç yapıları, mübadele biçimlerinden doğan gündelik hayat alışkanlıkları, belirli bir toplumun karakteristik özellikleri, tanrının ölümünü müjdeleyen din, üstyapı kurumlarının en güçlüsü… Kültüre burada sıraladıklarıma benzer anlamlardan hangisini verirsek verelim, tanımın sınırlarını ne kadar daraltırsak daraltalım, “kültürlü insan” sözündeki genişlik, bulanıklık ve gizem kaybolmaz. Bir diğer deyişle kültürün tanımı konusundaki o çok meşhur kararsızlık kültürlü insanı tanımlarken yaşanmaz ama kültürün anlamı herhangi bir biçimde sabitlenirken kültürlü insan bu tanımın sınırlarını sürekli aşındırır. Dolayısıyla kültürün biricik anlamının kitap olduğu yerde kültürlü insandan söz edilemez.[3]

Kültür, adının anıldığı yerden hemen tüyüyor galiba. Yokluğunun tespit edilmesine müsaade ederken varlığının hissedilmesine tahammül edemiyor. Benim gibi kültürden anladığı sadece kitap olanlara kültür hazretleri uzaktan kıs kıs gülüyor. Ele avuca gelmezliğine güvenip kitabı küçümseyen bakışlarla uzaklaşıyor. Kültür gözden kaybolurken yazı beliriyor. Yazı, yani en az kaybolup giden kültür kadar muğlak bir kavram. Muğlak ama yakınımda, yakınımda ama muğlak. Bu yüzden kültürün bıraktığı boşlukta bir soru çınlıyor: Yazıyla ne olur?

 

NOTLAR [1] Geçtiğimiz yaz Gökçeada’dan dönerken feribotta bir çift gördüm. Altmışlı yaşlarında olduklarını tahmin ediyorum. Kadın Simyacı’yı, erkek Elveda Güzel Vatanım’ı okuyordu. Karşımdaki manzarada kitap okuyan bir çiftten fazlası vardı. Kitap tek başına öne çıkmıyor; gözlük, çanta, kulaklık, terlik, şort, sinek kaydı tıraş, ojeli el ve ayak tırnaklarıyla, en önemlisi kendini kalabalıktan yalıtan bir beden diliyle bütünleşerek kültürlü insanın yaşam çerçevesinde bir detaydan ibaret kalıyordu. Ne okuduklarının bir önemi kalmıyordu haliyle. [2] Simmel, G. (2009). Bireysellik ve kültür, (T. Birkan, Çev.). Metis, s. 339 [3] Kitap ve yazı eşitlikçidir. İsmet Özel'in mısraından hareketle söylersem; yazı, adımızı insanların hizasına yazar. Benim burada ele aldığım ve yazının karşısına konumlandırdığım şekliyle ise kültür, aslında yüksek kültürdür, yani seçkinciliktir. Kanaatimce kültüre dair vurguların çoğunun, gizli veya açık, yüksek kültür savunusu anlamına geldiği söylenebilir. Thomas Mann, Schiller, Coleridge, Carlyle, Kierkegaard, Heidegger, Tocqueville, Mannheim, Benda, Gasset, Eliot, Yeats gibi farklı sahalardan pek çok ismin yazdıklarında, bu husus çeşitli düzeylerde kendini hissettirir.

Comments


bottom of page