top of page

Said Halim Paşa’nın çelişkileri

Said Halim Paşa ya kendi çağına ait olmayan çelişkiler üzerinden yargılanır veya çelişkiye düşmez gösterilerek yüceltilir. Her iki durumda Said Halim Paşa düşüncesi ile bugünkü düşünme faaliyeti arasındaki bağ koparılmış olur.


· Hakan Arslanbenzer ·

Tutarlılık düşünceyle ilgili temel bir beklenti olsa da tamamen tutarlı bir düşünce bulmak zordur. 18. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve 20. yüzyılın sonlarına kadar etkililiğini koruyan sistem düşüncesi veya düşünce sistemleri de çelişkiden ari değildir. Estetik veya ontolojide tutarlılığı yakalamış görünen filozofların dahi siyasi yaklaşımlarında çelişki tespiti göründüğünden daha kolaydır. Bu da genellikle, filozofun sisteminde olmayan bir meselenin, daha doğrusu gerçek hayata ait bir çelişkinin sisteme sokulmasıyla yapılır. Hegel’in mükemmel diyalektiğini sınıf çelişkisini getirerek tersyüz eden Marx örneğinde olduğu gibi.

Düşünce sistematik, mükemmel ve tutarlı görünse bile gerçek hayat çelişkilerle dolu olduğu için düşünceye yönelik eleştiri kapısı sonuna kadar açık kalır. Belli bir dönemin insanlarına tutarlı görünen bir düşünce, başka bir dönemde çelişki olarak nitelenebilir. Düşünce sosyal ve tarihî bağlam içinde değerlendirilmelidir. Bu da sıklıkla, çelişkilerin tutarlılıktan daha öğretici olabileceği sonucu verecektir. Düşüncenin tarihî bağlam içinde gömülüp kalmaması, bugüne katkı yapması ancak bu tarz bir eleştiriyle mümkün olur. Zira, kendi dönemi ve toplumuyla tamamen tutarlı bir düşüncenin bugün de aynı tutarlılıkla geçerli olabileceğini kabul etmek makul değildir. Tarihte bir meseleyi çözdüğü kabul edilen düşünceler bugün benzer meseleleri çözemeyebilir.


Üç tip çelişki

Öte yandan, düşüncel çelişkinin doğurabileceği imkanlar üzerinde fazla durulmamaktadır. Her şeyden önce düşünürlerin düştüğü veya bizim geçmişi yeniden inşa ederken onlara izafe ettiğimiz çelişkilerin tek tip olmadığı fark edilmelidir. Çelişkinin bazısı belli bir düşünceyi ya geçersiz kılar veya üzerine kurulduğu problemin çözümünü arada bırakır. Mesela bir düşünürün aynı anda hem saltanatı hem cumhuriyeti savunması açık seçik çelişkidir ve belli bir sonuca varmayı güçleştirir. Buna yalın çelişki demek mümkün. Bu tür çelişki genellikle kendini siyasi olayların akışına terk eden, bugünkü deyişle konjonktüre göre pozisyon alan düşünürlerde sık görülür. Yalın çelişki aynı zamanda siyasi çelişkidir.

Diğer bir çelişki türü ise yaşanan gerçekliğin karmaşık yapısından neşet eder ve yüzeydeki çelişkinin altında, ayrıntıda problemin karmaşıklığına uygun girift çözümler içermesi muhtemeldir. Mesela meşrutiyet ve meşvereti öven bir düşünürün parlamenter sisteme olumsuz bakması çelişki olarak değerlendirilecektir. Ya da aynı anda hem hilafeti hem demokrasiyi savunmak en azından ilk izlenim açısından çelişkilidir. Yine de yüzeydeki bu çelişkilerin altında Türkiye toplumunun veya siyasetinin yapısına dair izahlar ve bu izahlarla mutabık çözüm önerileri yer alıyor olabilir. Bu tür çelişkilere de girift çelişki demiş olalım. Girift çelişki önemli düşünürlerin harcıdır diyebiliriz. Zira onların Türkiye’ye dair izahları çözülemeyecek kadar iç içe geçmiş, çapraşık hale gelmiş meselelerin yine girift bir şekilde çözülmesini önerdikleri için genel geçer kabullere uymayabilir. Girift çelişki bir ölçüde felsefi çelişkidir.

Üçüncü çelişki tipi ise çoğunlukla düşünürün içine doğduğu, bir parçası olduğu veya vetire olarak yaşadığı tecrübelerin uyumsuzluğundan kaynaklanır ve muharrik bir güç olarak söz konusu düşünürün zihninde daima yer alır. Düşünürlerin her biri belli derecede atipiktir. Mensup oldukları sosyal gruplar arasında çelişkiler olabilir veya yaşadıkları zaman dilimleri belli çelişkiler getirebilir. Hislerle düşünceler, zevklerle idealler arasında çelişkiler olabilir. Düşünür, çoğunlukla bu çelişkilerin itmesiyle düşünce eylemine girişmiş kişidir. Modern Türk düşüncesi bağlamında, tüm düşünürlerimiz kendilerini her şeyden önce Türkiye ile Batı arasındaki çelişkinin içinde bulmuşlardır. Türk düşüncesinin tüm düşünür bireylere uygulanabilir özelliği, her birinin biyografisine sızacak kadar bir çelişkiden doğması ve çelişkiler doğurmasıdır diyebiliriz. Bu tür çelişkiye doğurgan çelişki diyebiliriz. Bu aynı zamanda biyografik ve sosyal bir çelişkidir.

Türk düşünce tarihine dönüp bakarken yapılan, bugünün çelişkilerini aradaki bağlam farkı göz ardı edilerek geçmişe dayatılması ya da bahse konu edilen düşünürün aklanması çabasından ibarettir. Üçüncü bir yol, ilgili düşünürün düşüncelerinin çelişkiler içerdiği ihtimali inkar edilerek tasvir, şerh veya izah edilmesidir. Burada hayatı, siyaseti ve düşüncesindeki çelişkilere göz atacağımız Said Halim Paşa için yapılan da çoğunlukla bunlardan biridir. Paşa ya kendi çağına ait olmayan çelişkiler üzerinden yargılanır veya çelişkiye düşmez gösterilerek yüceltilir. Her iki durumda Said Halim Paşa düşüncesi ile bugünkü düşünme faaliyeti arasındaki bağ koparılmış olur. Elde edilen tek yarar ya İslamcılığın önemli bir figürünü baltalayarak kendi ideolojisine güç kazandırmak veya aksine aradaki uzun yüzyıl hiç yaşanmamış gibi bugünün İslamcılığı lehine tarihî saygınlığı olan bir figürü kullanmaktır.

Said Halim Paşa’ya ait veya ona izafe edilen çelişkileri yukarıda tarif ettiğimiz çelişki tipleriyle paralel olarak üç grupta gözden geçirmeyi öneriyoruz:

1. Biyografik çelişkileri.

2. Siyasi çelişkileri.

3. Düşünsel çelişkileri.


Biyografik çelişkileri

Said Halim Paşa’nın biyografisi yüzeysel olarak okunduğunda bile özel bir karakterle karşı karşıya olduğumuz anlaşılır. Her şeyden önce aristokratlığı onu daha mütevazı sosyal çevrelerden gelen Türk düşünürlerinden ayırır. Paşa için kullanılan “zengin,” “görgülü” (Işık, 2021, s. 15) ya da “kültürlü,” “iyi eğitim görmüş,” “centilmen” (Ahmad, 2013, s. 173) gibi sıfatlar tek başlarına fazla bir şey ifade etmese de kendisinin kısa hayatının önemli kısmını mütevazı sosyal tabandan gelen İttihat ve Terakki mensuplarıyla birlikte çalışarak geçirdiği düşünülecek olursa; ayrıca Batı karşıtlığı ile sayılan biyografik özellikler birlikte ele alınırsa bir çelişkiden söz etmek mümkündür.[1]

Said Halim Paşa’nın hayat tarzı da belli ölçüde çelişkiler içerir. Tanzimat reformlarına, genel olarak Batılılaşmanın belli siyasi, hukuki ve kültürel yönlerine önemli ölçüde karşı olan Paşa’nın hayatı tam da bu reformların bir ürünüydü. Zaten kendisi hem Mısır hem Osmanlı modernleşmesinin merkezinde yer alan bir aileye mensuptu. Hem orta hem yüksek tahsilini İsviçre’de yapmıştı (Bostan, 1992, s. 19), yazılarını Fransızca yazıyordu; günlük hayatındaki birçok alışkanlık veya zevk Batı’da veya Batılılaşmanın neticesi olarak edinilmiş şeylerdi.

Paşa kültür olarak etrafındaki İttihatçılara da ideolojik olarak onu sahiplenen İslamcılara da çok fazla benzemiyordu. Bu, yer yer şikayet konusu da edilmiştir. İttihatçılardan Hasan Amca, Paşa’nın sadareti için “Bu Said Halim Paşa kimdir? Gelenekleri nedir?” diye sormaktadır (Bülbül, 2015, s. 67). Bu “Gelenekleri nedir?” sorusundaki ima ise bizi daha esaslı bir meseleye götürüyor: Paşa’nın etnik aidiyeti meselesine.

Said Halim Paşa’nın Arap, Arnavut ve Türk olduğu iddia edilmiştir. Ahmad (2013) Paşa’nın Araplığından (herhangi bir delil göstermeksizin) o kadar emindir ki sadrazam seçilmesini İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin “Arapları yatıştırmak zorunluluğu” duymasına bağlamakta beis görmez (s. 169-170).

Peki Said Halim Paşa, Arap mıydı? Yoksa atayurdu Kavala’ya bakarak Arnavut kökenli olduğunu söyleyenler haklı mıydı? Muhtemelen birçok yazarın tekrar tekrar ispat ettiği gibi, tüm Kavalalı Mehmed Ali Paşa sülalesi gibi Said Halim de etnik olarak Türktü; fakat Said Halim’in fikirlerine ve yaşadığı dönemin pratiğine bakınca bu çelişkinin bugünden geçmişe yürütüldüğünü hemen görebiliriz. Said Halim Paşa (1991), ırk meselesini muzır görür. Ona göre İslam ahlakı Müslümanlar kendi “ırkî ve ırsî hurafeleri”ne döndükleri için baştaki evrensel özelliğine kaybederek yerel farklılıklara duçar olmuştur (s. 200-201).

Paşa’nın hayat tarzı, kültürü ve etnik aidiyeti hakkındaki çelişkiler daha sonra Paşa’nın muaheze edilmesi için araçsallaştırılmışsa da bir düşünür olarak kendisine de belli ölçüde hizmet etmiş görünmektedir. Biyografisindeki çelişkiler Paşa’nın belli bir sosyal grubun standart üyesi olmasını engelleyerek ona toplumun tamamına panoramik bir nazarla bakmasına yardım etmiş kabul edilebilir. Diğer yandan, Paşa’nın Müslüman halka fazla bel bağlamayan bir İslamcı, ümmetin yoldan çıktığına inanan bir ümmetçi olmasıyla da paraleldir aynı aristokratlık.


Siyasi çelişkileri

Said Halim’in siyasi çelişkileri ise İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle (İTC) ilişkileri üzerinden izlenebilir. Aristokratlığı sayesinde genç yaşında bizzat Sultan II. Abdülhamid’in iltifat, nişan, mevki ve makamlarına nail olduğu halde sonunda kendisini İTC üyesi olarak bulmuştur. İTC’yle bağlantısının İstanbul’da mı başladığı, yoksa uğradığı takibat ve sürgün neticesinde Paris’te mi kesin olarak İTC üyesi olduğu belirsizdir. Paşa’nın istibdattan bunalarak Yeniköy’deki yalısına çekildiği bilgisi Eşref Edip’in bir yorumudur (Bostan, 1992, s. 21-22). Kesin olan, Paşa’nın 1903 yılında kardeşi Abbas Halim’le birlikte İstanbul’dan Sultan tarafından uzaklaştırıldığıdır. En azından Said Halim’in kendisi bu durumu bu şekilde değerlendirmiştir (s. 23).

Bugünden bakarak Said Halim’in İslamcılığı ile İttihatçılığı arasında çelişki görmek normaldir. Öte yandan, bu durum ilgili dönemin insanlarına bize göründüğü gibi görünmüyordu. Keza birçok İslamcı 1908 devriminden önce veya sonra İTC üyesi olmuş, Said Halim derecesinde olmasa da önemli vazifeler almışlardır. Kaldı ki bugün de çeşitli ideolojilere yaslanan partilerin ittifak kurdukları, belli bir ideolojiye mensup kişilerin çok çeşitli nedenlerle farklı partilere mensup olabildikleri görülmektedir.

Buradaki asıl çelişki bize göre, bizzat sultan tarafından yirmi yaşında paşa unvanı verilen Said Halim’in Rumeli Beylerbeyi ilan edildiği, diğer deyişle iktidarın merkezinde yer aldığı bir tarihte gönlünün muhalefette olmasıdır. Aynı çelişkiyi Paşa, Hariciye Nazırı ve Sadrazam olduğu zaman da devam ettirecek; bir yandan iktidarın zirvesinde yer alırken diğer yandan da yönettiği hükümetle sık sık ters düşecekti. Said Halim Paşa adeta iktidardaki muhalefetti. Bugünün siyaseti düşünülecek olursa, bu belki de İslamcıların “iktidar olup muktedir olamamaktan kork”[2]masının rasgele bir durum değil, tarihî bir zorunluluğa verilen veya verilemeyen reaksiyonla ilgilidir.

Postmodern dönemin İslamcıları gibi Said Halim de yüksek mevkilerde rol almış olmakla birlikte siyasetin gidişine yön vermede sıkıntı yaşamış, netice itibariyle ikircimli ve çelişkili bir durumda kalmıştır. Bu çelişkilerin bir kısmı Paşa’nın şahsıyla ilgisizdir. Akim kalan diplomatik çabalarından Paşa’yı sorumlu tutamayız ve diplomatik faaliyetlerin içerdiği çelişkinin diplomasinin normali olduğunu söyleyebiliriz. Mesela Musul ve Bağdat petrolleri için Paşa bizzat İngiltere ve Almanya büyükelçileriyle mutabakat imzalar; fakat Büyük Harp başlayınca bu mutabakat boşa çıkar (Said Halim Paşa, 2019, s. 12). Veya Almanya’yla ittifakın tamamen müdafaa amacıyla ve bununla sınırlı olması için çaba göstermiştir; fakat netice itibariyle savaşa girilmesine engel olamamıştır.

Burada çelişkili nokta, Paşa’nın siyasette etkili olamadığı halde Hariciye Nazırlığını da Sadrazamlığı da sürdürmesidir. İTC iktidarının gerçek lideri Talat Paşa, ayrıca Büyük Harp süresince oldukça etkili olan Enver ve Cemal Paşalar yanında Said Halim Paşa’nın konumu sağlam analize muhtaç, belli belirsizlikler içeren ve çelişkili bir meseledir. Kukla olduğu iddiası boştur; Paşa bir harp sadrazamı olarak aristokrat-diplomat tarafını kullanmış ve diğer devletlerin temsilcileriyle Hariciye Nazırlığından itibaren yoğun bir mesainin içinde olmuştur. Öte yandan, vilayat-ı sittenin idaresi için İngilizlerden vali talep edilmesi (Said Halim Paşa, 2019, s. 13-14) veya Ermeni tehciri gibi netameli konularda bizzat kendi yazdıklarında kendini özne olarak göstermekten kaçınmaktadır.

Osmanlı Devleti’nin Büyük Harp’e nasıl girdiği konusunda yazdıkları açıkça çelişkilidir Said Halim’in. Bir yerde, Osmanlı topraklarında gözü olan Rusya İtilaf Devletleri’yle beraber olduğu için tek çıkar yolun Almanya önderliğindeki İttifak Devletleri’ne katılmak olduğunu ileri sürerken (Said Halim Paşa, 2019, s. 14) bir başka yerde İtilaf Devletleri’nin Osmanlı Devleti ile antlaşma yapmasının onlar için faydalı olduğunu iddia eder (s. 28). Bu fikirlerin Büyük Harp bittikten ve Said Halim Paşa çok sayıda üst seviye Osmanlı siyasetçisiyle birlikte Malta’da esir tutulduktan sonra kaydedildiğini unutmamak gerekir.

Paşa’nın çelişkilerinden biri de İslam ümmetini ve Osmanlı Devleti’ni konu edindiği halde yazılarının çoğunlukla Batı kamuoyuna hitap etmesidir. Hemen her metnini Fransızca yazmasının nedeni muhtemelen budur. Kurtuluşu Batı’yla girilecek bir ittifakta, yapılacak bir antlaşmada görmesidir. Bu çelişki savaş gerçeğinin, zaaf ve mağlubiyetin zorlamasının bir sonucu kabul edilebilir. Kazım Karabekir’in ordusunu Erzincan’dan Kars’a kadar kendi tabiriyle ricat halindeki Rusların “attıklarını tuta tuta” yani Rus ordusunun terk ettiği besin, malzeme ve mühimmatı kullanarak yürütmesi gibi Said Halim Paşa ve yönettiği hükümet de İtilaf Devletleri’nin ve belli zamanlarda sözümona müttefiki Almanya’nın savaş meydanında, ekonomik ve diplomatik sahada attıklarını tuta tuta, yani Osmanlı Devleti’ni mecbur ettikleri hareket alanında manevra yapmaya çalışıyordu. Bu dar alanda kısa manevralar da haliyle birçok siyasi çelişkiye neden olmuştur. Said Halim’in siyasi hayatının ayrıntılı bir analizi elzemdir.


Düşünsel çelişkileri

Paşa’nın biyografik ve siyasi çelişkilerinin yanı sıra tarih ve toplum üzerine yaptığı teorik analizler de çelişkiden masun değildir. Mesela Meşrutiyet konusunda 1876 Kanun-i Esasi’sini eleştirirken oldukça gerçekçi bir tutumla bu metnin ne Sultan ne de millet tarafından desteklendiğini, inkılapçıların fantezisi olarak kaldığını, 1908’deki duruma ise uymadığını gösterir. Kültür farkından dolayı, Batılı siyasi ve hukuki kurumları almanın tutarsızlığını veciz ifadelerle dile getirir; “Kanun-i Esasi’yi tertip ve vaz’edenler, memleketi asla nazar-ı itibara almamışlardır,” der (Said Halim Paşa, 1991, s. 13-17). Aynı zamanda halkın “ilkel” ve “cahil” olduğunu, gerçekten tam anlamıyla serbest, hilesiz seçim yapılırsa onların cehaletini sömürecek ağa, bey, şeyh, papaz vb. kişileri vekil olarak seçeceklerini dile getirir (s. 19). Bu temelden hareketle, verilen siyasi haklarla sosyal durum arasındaki çelişkiyi tespit eder ve Batı toplumu ile Osmanlı toplumu arasındaki farkı burjuva ile memur arasındaki farkta gösterir (s. 20-21). Nihayet, şu müthiş sosyolojik tespiti yapar: “Sosyal yapı, kanunlarla değiştirilemez” (s. 22).

Buraya kadar adım adım izlenebilen, Paşa’nın adeta tuğla tuğla ördüğü bir duvar gibi yükselen fikirler birdenbire bir çelişkinin girdabında belirsizleşmeye başlar. Zira Paşa, Batı ve İslam toplumlarını kıyas ederken, birkaç sayfa önce ilkel ve cahil dediği İslam toplumlarının ahlaki seciye yüksekliğini anlatmaktadır. Paşa’ya göre “Müslüman toplumlar her zaman için kafi derecede eşitlik ve hürriyet taraftarı bir nizam içinde yaşamışlardır” (Said Halim Paşa, 1991, s. 24). Eğer bu doğruysa Osmanlı vatandaşlarının pek de “ilkel” veya “cahil” olmadıkları söylenebilir. Zira “şahsi ve mevkiden gelen hiçbir imtiyaz[ın] istibdat ve tegallüb sebebi olama[yacağı]” (a.y.) bir toplumun bireyleri için ilkel değil gelişmiş, cahil değil medeni demek daha doğru olur.

Paşa bu çelişkiyi gerçek-ideal ayrımı yaparak çözmeyi dener. Söz ettiği İslam toplumu idealdir ve Müslümanlar İslam esaslarından uzaklaştıkça istibdat hakim olmuş, insanlar baştakilerin zulmü altına girmişlerdir. Bu ifadeler çelişkiyi çözmeye yetmez bize göre. İslam toplumlarında zulüm ve istibdadın kanun nazarında caiz olmaması fikri Said Halim için bir tutamak noktasıdır; böylece sultanın istibdadı, halkın cehli kurumsal değil kişisel, tarihi aşkın değil tarihle sınırlı gösterilmiş olur.

Tarif ettiğimiz çözüm tarzı İslamcı düşünürlerin çoğunda vardır. İslam toplumlarında bir iyilik varsa İslam’dan, kötülük varsa Müslümanlardandır. Bu fikre Mehmet Akif’in şiirlerinden İsmet Özel’in denemelerine kadar sayısız yerde rastlamak mümkün. Bu, nihai tahlilde özcü bir düşüncedir. Müslümanlar bozulmuşsa da öz itibariyle İslam’ın ahlak ve medeniyet yüceliği her birinde mündemiçtir. Bunun için de yapılacak iş, bilir bilmez Batılılaşmadan ziyade İslamlaşmak, İslam’ın öz ilkelerine geri dönmektir.

Bu özcü savunma iki şekilde yapılmaktadır: Birincisi, modern değerlerin İslam’da zaten var olduğunu ispatlama çabasına gider. Demokrasi veya insan hakları, özgürlük ve kadın-erkek eşitliği gibi modern evrensel ölçüler İslam’da öz olarak vardır; fakat Müslümanlar bundan sapmıştır ve Batı da zaten bunları İslam’dan öğrenmiştir. Tamamen ideal, tarihî herhangi bir delile ihtiyaç duymayan bu savunma biçiminin zayıf ve geçersiz olduğunu göstermek oldukça kolaydır.

İkinci özcü savunma metodu ise Batı’da gelişen bazı değer ve kurumlara İslam toplumlarının aynıyla ihtiyaç duymamasıdır. Bunun için de Batı tarihi ile İslam tarihi bir kıyasa tabi tutulur ve sosyal yapı farklılığı temel alınır. Said Halim Paşa’nın izlediği yol bu ikinci yoldur, ki bu yolda birçok güçlü tespitte bulunabilmiştir. Öte yandan, yazıları oldukça kısa ve sunduğu deliller de son derece sınırlı olduğu için Paşa, sıklıkla geçersiz deliller teklif eder. Mesela Avrupalılarda siyasi birliğin lisan ve mezhep birliği anlamına geldiğini ileri sürer ki kısmen geçerli olmakla birlikte özellikle mezhepler, hatta inançlar çoğulluğu Avrupa tarihinin gelişimi açısından daha doğru bir tespit olur.

Said Halim Paşa’nın demokrasiyle ilgili düşünceleri de çelişkiler barındırır. Bir yandan İslam toplumlarında aristokrasi olmadığı için demokrasiye de ihtiyaç olmadığını söylerken diğer yandan ideal İslam toplumunda reise hakimiyetini milletin verdiğini ve sorun olduğunda yine milletin geri aldığını dile getirir (Said Halim Paşa, 1991, s. 26 ve 195). Buradaki sorun yine idealle gerçek arasındaki uyumsuzluktur. Milletin seçtiği reisin şeriate uygun olarak hür ve müsamahakar yönetimi idealdir; gerçekte ise taassup ve cehaletle kirlenmiş bir toplum vardır.

Toparlamak gerekirse, Said Halim Paşa, İslamcılık düşüncesinin ve İslami siyaset pratiğinin bugün farkında olarak veya olmayarak barındırdığı birçok çelişkiyi hem eserinde hem hayatında örneklendirmiş, Türkiye’deki İslamcı düşünür profilinin arketipi kabul edilebilecek bir karakterdir. Görüşlerini salt ideali tarif ederek değil tarihî ve sosyolojik delil ve tahliller yoluyla sunması onu bugün dahi özgün kılmaktadır. Tespitlerinin isabet edeni kadar burada değindiğimiz türde çelişkiler barındıranı da vardır. Yapılacak iş, Said Halim Paşa’nın üç türe ayırarak göz attığımız çelişkilerinin daha ayrıntılı bir analizi ve eleştirisi yoluyla gerek etkili olduğu Meşrutiyet döneminde işgal ettiği yeri doğru tespit etmek; bugün açısından ise bu çelişkilerin devamlılığını sorgulamaktır. Övmek ve yermekle düşünce gelişmediği gibi tarih akıp geçtiği için yerinde dahi sayamaz. Said Halim Paşa’nın düşüncelerini güç ve zaaflarını ortaya koyarak, çelişkileri içinde değerlendirmek onu dokunulmaz, tarih-dışı pozisyonundan kurtararak günümüz düşüncesinin bir tartışma kaynağı haline getirmeye yardım edecektir.

 

NOTLAR [1] Hüseyin Cahit Yalçın’ın Said Halim Paşa için sarf ettiği “tam anlamıyla dar düşünceli soyluluk ve rütbe düşkünü” veya “muhafazakar ruhlu ıslah kabul etmez bir şarklı” (Siyasal Anılar, s. 205; zikreden Bülbül, 2015, s. 103) vb. sözlerin kişisel bir garezin ifadesi olduğu bir kenara bırakılırsa başka kişilerin gözlemleriyle çelişkili olması dikkat çekicidir. Mesela Ali İhsan Sabis’e göre Paşa, “Şark ve Garp kültürüne oldukça vakıf, iyi Fransızca ve İngilizce bilir, centilmen bir adamdı” (a.y.). [2] 1995 seçimlerinden birinci çıkan Refah Partisi’nin genel başkanı Necmettin Erbakan’ın hükümet kurma çalışmaları sırasında sarf ettiği söz.


KAYNAKLAR

Ahmad, F. (2013). İttihat ve Terakki, 1908-1914 (N. Yavuz, Çev.). Kaynak.

Bostan, M. H. (1992). Bir İslamcı düşünür: Said Halim Paşa. İrfan.

Bülbül, K. (2015). Siyasal bir düşünür ve devlet adamı: Said Halim Paşa. Tezkire.

Işık, V. (2021). Said Halim Paşa: Bir ıslah düşünürünün hayatı, düşüncesi ve eserleri. Ketebe.

Kayalı, K. (2001). Türk düşünce dünyasında yol izleri içinde Said Halim Paşa (31-39). İletişim.

Said Halim Paşa (1991). Buhranlarımız ve son eserleri (M. Ertuğrul Düzdağ, Haz.). İz.

Said Halim Paşa (2019). Osmanlı İmparatorluğu ve Dünya Savaşı (F. Yücel, Çev.). Kronik.

Şeyhun, A. (2010). Said Halim Paşa: Osmanlı devlet adamı ve İslamcı düşünür (1865-1921) (D. Göçer, Çev.). Everest.




Comments


bottom of page